Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Yasemin Ergene Forum

Kasım 22, 2014, 03:55:32 ÖS
Haberler: Yasemin 'in      RESMİ  TWİTTER ADRESİ ;      https://twitter.com/yaseminozilhan 
Sayfa: [1] 2 3 4   Aşağı git

Gönderen Konu: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri!  (Okunma sayısı 55240 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Nalan wrote Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 07, 2007, 12:39:00 ÖÖ
Buraya Yazınız...

flasheray wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 07, 2007, 12:52:15 ÖÖ
Atatürk'ün Yanına Aldığı Ilk Er
O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
- Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
- Söyle niçin ağlıyorsun?
İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
- Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
- Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.

Ben, Cumhurİyetİ BÖyle Kazandım!..
Ankara, 10. Cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir.şehir, baştanbaşa ışıklarla donatılmıştır. Eğlence yerlerinde her Türk, tam bir şuurla devrimin nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir.
Atatürk, resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevi’ne de teşrif ediyor. Orada, milli ve mahalli giysileriyle coşan ve coşturan Türk köylüleriyle karşılaşıyor.
Bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yegane kudret ve kuvvet membaı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece duygulanıyor.onları bir süre seyrettikten sonra, doğru Çankaya’ya teşrif ediyorlar ve:
-Efeleri buraya getiriniz!.. Emrini buyuruyorlar.
Efelerin Çankaya’da, Atatürk’ün sofrasında nasıl coştuklarını ve nasıl coşturduklarını anlatmaya imkan yoktur. Büyük Ata, sahnenin en heyecanlı bir anında, Ankara efelerinden birine soruyor:
- Efe, sen benim için ne yapabilirsin?
Efe tereddüt etmeden cevap verir:
- Her şey...
- Mesela?..
- Ölürüm...
Şimdi bütün dikkat Atatürk’e çevrilmişti.kimse konuşmuyor, onları dinliyordu. Atatürk, gözlerini etrafındakiler üzerinde bir kez gezdiriyor.sonra:
- Efe, diyor, sözünde samimi misin?
- Emir sizindir, Ata'm.
Atatürk, elini dizinin üstüne vuruyor:
- Koy başını buraya!...
Efe derhal başını Ata'nın dizlerine koydu ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hissetti.bu, Atatürk’ün şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğuydu. Efe, bu soğuklukla beraber şakağına dayanmış bir tabanca olduğunu görmüş, fakat en küçük bir harekette bulunmamıştı.
Efe, Ata'sı için ölümü seve seve kabul edebilirdi. Fakat Atatürk, ona kıyacak mıydı?
Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu. Nefes almaktan korkuyorlardı ve gözler Atatürk’ün elindeydi. Tabanca, efenin şakağına dayanmıştı. Fişek sürülmüş ve emniyet açılmıştı. Atatürk, bir saniye bile sürmeyen bu an içinde ve gözle fark edilemeyecek bir hızla tabancanın namlusunu şakağın yanından, belki bir santim kadar kaydırarak tetiği çekiyor.
Derin sükutu yırtan korkunç tabanca sesi...
Kalpler, sanki yerinden kopacak.
Hazır bulunanların hepsinin beti benzi kül rengini almıştır.
Fakat, efenin başı hala Ata’nın dizindedir ve efede en küçük bir kımıldanma yoktur.
Atatürk, efenin başını dizlerinden kaldırıyor, temiz alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor.
Hala biraz önceki havanın tesirinden kurtulamamış olanlara:
- İşte, ben Anadolu Savaşını bunlarla ve böyle canlarını esirgemeyenlerle kazandım, diyor.

flasheray wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 07, 2007, 12:52:50 ÖÖ
Satı Kadın
Ankara'da yakici bir yaz günü idi Atatürk beraberinde arkadaslari ve yaverleri oldugu halde Kizilcahamam'a giderken Kazan köyü yakinlarinda durmus ve otomobilinden inmisti. Köyün kadini, genci, yaslisi, ihtiyari köylerin içinden geçen, sosede duran bu yabanci konuklari görünce hep kosustular. Kimi su seyirtti, kimi ayran , bunlardan biri, gügümünden aktardigi soguk ayrani ata'ya uzatti:
- Bir soguk ayran içermisiniz,dedi.
Bu çorak iklimin kavurdugu yüzünde bronzlasmis Türk kadinin en bariz ifadelerini tasiyan, bir türk anasi idi. Bögrüne sikistirdigi kundagi biraz daha bastirdiktan sonra, sag elindeki ayran bardagini uzatti, bekledi. Ata'si, ayrani kana kana içmis ve biran durakladiktan sonra ona :
- Senin kocan kim ? Diye sormustu
Köylü kadini,yüzü tunçlasmis, elleri nasirli bir Türk anasi Ankara'nin kendine has sivesi ile kocasinin Sakarya harbinde bogazindan yaralanmis bir cengaver oldugunu söyledi. Ata bir soru daha sordu :
- Ne zaman dogdun?
- 1919'da Atatürk Samsun'a çiktigi zaman dogdum.
Ata, bir an düsündü. Yil 1934 idi. Kadinin bu ifadesine göre 15 yasinda olmasi lazim gelirdi. Halbuki karsisindaki kadin 25 yaslarinda görünüyordu tekrar sordu :
- Nasil olur
- Evet , nasil olurdu .bu sati kadin hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin isgal altinda geçirdigi aci yillari ima ederek:
- Evet pasam,ondan evvel yasamiyordum ki !
Bu espiri ata'yi bir hayli düsündürdü. Ayrilirken yaverine kadinin ismini ve adresini not ettirdi.daha sonra biz sati kadini büyük millet meclisine giren ilk kadin milletvekili olarak görmekteyiz.

Şıh'ın Sakalı
Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; Kimdir bu? Vali
yanıt verir;
-Efendim kendisi ŞIH'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.
Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve;
-"Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica
etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan"der ve eliyle
de boyun altı hizasını gösterir.
Şıh; -"Emrin olur Paşam". diyerek yerine çekilir
Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar
ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar.Vali nasıl söyleyeceğini
bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma
bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk
telefonu kapatır,kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp,
yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün
Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya yola
çıkmış... Şıh gelir Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen
kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet
baştan sona değiştirilmiş, bambaşka görünüme bürünülmüştür.
Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya
sorarlar;
-"Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne
ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?
Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;
- "Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim" der.
Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu
yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır;
"İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim.
Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından
vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir.
Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla...
Bugünün Türkiye'sini aslında o zaman anlatmış olan Ata'mızın
kemiklerini sızlatmamak dileğiyle...
Şimdi üst makamlarda, milletvekili koltuklarında oturan, fakat
aynı yukarıda anlatılan zihniyetle bu ülkeyi yöneten insanlara hitab
edilmişcesine yaşanmış ve yazılmış bu yazıyı, değer
yargılarımızı ve ilkelerimizi,en önemlisi de Atatürk'ün bize miras bıraktığı bu
ülkeyi korumak adına tanıdığınız herkeze iletmenizi ve bu yazıyı
okuyup,geçmişi ve geleceğimizi, yakın geçmişi unutmadan! yeniden
analiz etmenizi rica ediyorum.

flasheray wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 07, 2007, 12:53:59 ÖÖ
  “Köylü Milletin Efendisidir”
ATATÜRK ve HALİL AĞA
Yüce önder Atatürk Cumhuriyet’i kurduğu yıllarda devlet işlerinden yorgun düşmüştü.Yeni yönetim biçiminin vatandaşlar tarafından nasıl karşılandığını merak eder olmuştu.
Bir gün canı iyice sıkılmıştı.Nuri Conker’i yanına çağırarak:
“Gel yardım et bana..Kaçalım köşkten..”
Onun bu içtenlikli isteği karşı çıkmak,büyük bir haksızlık olacaktı.
“Tamam ,sen planı hazırla ben uygulamasını yaparım..”
Atatürk ve Nuri Conker,birinin hazırladığı,ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkü’nün tüm nöbetçilerini atlatırlar ve köşkten kaçtılar.Altlarında ,Nuri Conker’in bir arkadaşının arabası vardı.Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkartarak,Çekmece’ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı.Yaşlı bir adamdı bu. Sapanın sapına iyice yapışmış,toprakları yavaş yavaş deviriyordu.Fakat çifttin bir yanında öküz,bir yanında merkep vardı.Eşit güçle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.Atatürk şoföre durmasını söyledi. İndiler.Köylüye seslendi:
“Kolay gelsin ağa..”
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
“Kolay gelsin.”
“İşler nasıl ağa? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?
Köylü isteksiz konuştu:
“Tanrı’nın gücüne gitmesin bey,bu yıl yufkaydı mahsul.Kabahatin acığı bizde ,acığı yukarda!Biz geç davrandık,yukarısı da rahmeti esirgedi.”
“Bakıyorum sapanın bir yanında öküz,bir yanında merkep koşulu.öküzün yok mu senin?”
“Var olmasına vardı ya, hıdrelezde vergi memurları sattılar”
“Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı ? Olmaz böyle şey ! Muhtara şikayet etseydin..”
Köylü güldü:
“Muhtar başımda deel miydi !? Memurun a bey?
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu :
“Kaymakama gitseydin.”
Köylü Halil Ağa iyice güldü.
“Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?” Dedi.
“Kaymakamın haberi olmadan bizim buralardan kuş bile uçmaz.”
Atatürk konuşmayı sürdürdü:
“E peki, İstanbul şuracıkta.Geleydin valiye anlataydın derdini.. Onun işi bu değil mi?
Köylü ,Atatürk’ün saflığına inanmış, iyiden iyiye gülüyordu.Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.Kestirip attı:
“Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük.Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz ?
Atatürk sordu :
“Adın ne senin ağa?”
“Halil… Köylük yerde sorsan Halil Ağa derler..”
“Demek varlıklısın?” Ağa dediklerine göre.”
“Acık çiftimiz – çubuğumuz varken adımız ağaya çıkmış”
“Peki Halil Ağa, senin işin beni bayağı meraklandırdı.benim bildiğime göre ,bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz.Sen aldılar diyorsun.Hadi kaymakam şöyle,vali böyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin ?”
“Bilmez olur muyum beyim?”
“Tamam öyleyse hemen her hafta İstanbul’a geliyor.Florya Köşkü’ne iniyor.Köşk de şuracıkta Birgün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona..Herhalde çaresini bulurdu.”
“Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun.Ama bak şimci,tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya..Tutalım ki koydular, koskoca İsmet Paşa’mızı göstermezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..”
Nuri Conker lafa karışmak istedi.Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
“E peki bakalım bu dediğime ne bulacaksın?” dedi. Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu.Gitseydin,çıksaydın önüne ,anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya !..
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu:
“Sen nediyon bey?” dedi. Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek…Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten,işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..”
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken,Atatürk’ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor,çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu.Konuşacak bir şey kalmamıştı.Atatürk köylünün omzuna elini koyarak,
“Senden hoşlandım Halil Ağa” dedi.Birgün köyüne de gelir,bir ayranını içerim.Açık yürekli bir vatandaşsın.Ama yine de sana söylüyorum hakkını kimsede bırakma ara”
Döndüler, arabaya bindiler.Halil Ağa onları uğurladı.
“Meraklanma beyim,eyvallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez.Fakat bu, Baba’ya borçtur.Ödenmesi gerek..”
Otomobil hareket etti.Atatürk’ün canı sıkılmıştı.
“Bir uygun yerde dönelim,tadı kaçtı bu işin!..”Dedi.
Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor sigara üstüne sigara yakıyordu.Yüzünde ince bir keder vardı.
“Yahu çocuk, şu Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzü satmışız,merkeple çift sürüyor, hala da “Devlet Baba” diyor. Ne mübarek millet, bu millet..”
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
Şimdi; İstanbul’da ne kadar bakan,milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum.Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa’yı bul,onlara da haber ver.
Yaver odadan çıktı.Atatürk,Nuri Conker’e döndü:
“Şimdi sende arabayla çıkıp o Halil Ağa’ya gideceksin.Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin.”Seni sevdi,sana öküz alıverecek”diye bir şeyler söyle, kandır.Kuşkulandırmadan al getir buraya.”
O akşam Atatürk’ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağdan oluşan yirmibeş konuk vardı.
Atatürk,” Bu akşam soframıza efendimiz gelecek” dedi.”Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.”
Bir süre sonra içeri baş yaver girdi ve Atatürk’ün kulağına bir şeyler söyledi.
Atatürk”Buyursun!” dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu,yanı başında da İsmet Paşa’nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı.Dizlerinin bağı çözülmüştü.
Atatürk onu görünce ayağa kalktı.Arkasından tüm konuklar da ayağa kalktılar.
Atatürk son konuğunu,”Hoş geldin Halil Ağa”diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
“İşte beklediğimiz efendimiz” dedi.
Nuri Conker,Halil Ağa’yı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendiside yanındaki sandalye ye geçti. Atatürk sofradakilere, o gün köşkten nasıl kaçtığını,Halil Ağa’yı bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü,sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra şöyle dedi.
“Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız.Ben sorduklarımı baştan soracağım,Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.”
Halil Ağa’ya döndü:
“Bak beri Halil Ağa” dedi.”Sen benim bu akşam başmisafirimsin .Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sana hiçbir zarar gelmeyecek.Öküzü de alacağım.Ama şimdi ben tarla da sorduklarımı baştan soracağım, sende orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın.İşte soruyorum:
“Bakıyorum sapanın bir yanında öküz,bir yanında merkep koşulu.Öküzün yok mu senin?”
Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu.Atatürk önledi:
“Yoo bak böyle şey istemem.Soruyorum cevap ver.”
Soru cevap valiye kadar aynen tekrarlandı.
Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı.Ürkütücü sorulara gelmişti sıra.Atatürk sordu.
“Peki ,İstanbul şuracıkta, gideydin valiye,anlataydın derdini…
Onun işi bu değil mi?
Vali Muhittin Üstündağ Halil Ağa’nın ancak iki metre ötesinde kendisine bakıyordu.Nasıl desin?
Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
“Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda.Eteğine düşsek derdimizi duyurabilirmiyiz ki…
“Olmadı bu, Halil Ağa!..Bana dediğin gibi dos doğru…
“Böyle demedik mi beyim ?..”
“Ya, ben mi yanlış anladım?..”
“Dur soralım bakalım Nuri’ye.Nuri, böylemi dedi bize Halil Ağa?”
Nuri Conker karşılık verdi:
“Hayır Paşam!..”
“Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış.Hani bir şey dediydin sen vali neden duymazmış?..
“Aynen bana söylediğin gibi söyle”
Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
“Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır.Paşam” dedi.”Kusura kalma gayri”..
“Diplomatsınki yaman diplomatsın,Halil Ağa…Ama şimdi diplomatlık sırası değil.doğru konuşacağız…Söyle bana, orada dediğin gibi…”
Halil Ağa gözünü yumup başını yere eğdi.
“Şaşırmıştım, ağzımdan yanlışlıkla “Bırak bu sağarı” diye bir laf kaçırmıştım…”
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
“Hadı bunuda oldu diyelim.Geçelim gerisine:E Peki ,bir Başvekil İsmet Paşa var,bilirmisin?”
Halil Ağa ,İsmet Paşanın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
“Şanlı İsmet Paşa’mız bilinmez olurmu ? O bugüne bugün..”
Atatürk ,Halil Ağa’yı durdurdu.
“Bırak şimdi övgüleri” dedi.”Ben şimdi gerisini getireyim:Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor,Florya Köşk’üne iniyor ,köşkte şuracıkta.Birgün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona.Herhalde bir çaresini bulurdu.”
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi.
“Kapıya koymazlar bizi,koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!...
Atatürk’ün sesi iyice sertleşti:
“Beni uğraştırma,Halil Ağa”dedi.Erkek adam sözünü yalamaz,ne dediysen,tıpkısını tekrarlayacaksın!..
Halil Ağa ürktü,toparlandı.Başını yine yere gömüp konuştu.
“Şanlı paşamıza da sağar dedik ya..”
“Yalnız sağar değil,sağarın sağarı” değil miydi?”
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı.
“Öyle dedikti paşam, doğrusun!” diyebildi.
Atatürk İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi,sözü kendine getirdi:
“Son soruyu sorayım şimdi” dedi” Bununda karşılığını ver,öküzünü al git.”Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu ? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya ?
“Hiç bırakır mı aslan paşam benim!...Erip erişir de tarlama dek gelir halimi dinler.”
“Bırak bunları Halil Ağa dediğini tekrarla.”
Halil Ağa birden diklendi.Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu.Atatürk’ün gözlerinin içine bakarak konuştu:
“İşte bunu demem paşam!” dedi.”Ağzıma ateş doldur,işte bunu demem!”
Atatürk gülmeye başladı:
“Zorlatacak bizi bu Halil Ağa laf anlamıyor” dedi.”Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek demiştin,yanılmıyorsam.Görsem de işinden gücünden,yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seyirtecek” demiştin”.
Halil Ağa’nın gözlerinden yaşlar inmeye başladıTaş kesilmiş,duruyordu.Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
“Atatürk de işi içkiye vurmuş,sarhoşun biri demesine getirdin ya fazla üstelemeyelim” dedi.
“Şimdi bak beni dinle ,Halil Ağa…
Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay, hükümet…Yani,biri başbakan,ötekilerde bakan! Memlekete göz kulak olacak,işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler.Bir kanun gerekti mi? bu baylar hemen sıvanırlar,İsviçre’den mi olur,Fransa’dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluşturulur,Türkçe’ye çevirtirler, sonra basıp imzayı göndeririler.Büyük Millet Meclisine…Bu millet Meclisi dediğin, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler.Kanun bunlara gelir.Bunlarda Hükümet elbette incelemiş,gereğini düşünmüştür,benim ayrıca zorlanmama gerek yok derler ve kaldırırlar parmaklarını,olur sana bir kanun!..Ama sonra bir vergi memuru gelir vergi borcundan Halil Ağa ‘nın öküzünü çeker satar…Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkeple, bir yanda öküz,ırgalana ırgalana sürmeye çalışır.Ama üretim düşermiş,ekin zorlaşırmış kimin umurunda…Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar,işitirim tasalanırım! E.. hakça söyle bakalım Halil Ağa..Sen benim yerimde olsan,efkar dağıtmak için,bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar ,sana Sarhoş der…”
Halil Ağa’nın dili çözülmüştü:
“Öyle diyen yok haşa!...Dinden çıkmak gibidir…Buldun mu bunu hacısı da içer, hocası da içer…”
Peki sende içer mi sin?
“Hiç bulunurda içilmez olur mu paşam?..İçeriz ki tıpkı şerbet gibi!..
Atatürk hizmet edenlere işaret etti.kadehleri doldurttu.Kendi kadehini Halil Ağa’ya uzattı.
“Hadi bakalım Halil Ağa” dedi.
“Sağlığına içelim .”
………………
Daha sonra Halil Ağa köyüne dönmek için müsaade ister.
Atatürk Nuri Conkere İşaret eder. Halil Ağa önce Atatürk’ü daha sonrada salonda bulunanları selamlayarak salondan ayrılır.
Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:
“Efendimizin halini gördünüz mü ? beyler dedi.”Devlet size böyle davransa siz ne yapardınız?Mübarek millet bu, adam millet bu…Şimdi bu adam milletin karşısında” adam olmak bize düşüyor!..
Sofrada kesin bir sessizlik vardı .Kimse gözlerini Atatürk’ten ayıramıyordu:
“Halil Ağa’nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık yada bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor.İkisi de bence birbirinden farksız…Böyle bir kanun yaptıksa,memleket çıkarlarına aykırıdır.Nasıl yaparız nasıl yapmışız bunu?Eğer yaptığımız kanun doğru da yorumlanması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım:Hükümet nasıl bir yöntem içindedir.Sonra unutmayın ki olay İstanbul’da geçiyor.Bunun Van’ı var,Bitlis’i var,kıyı bucak ilçesi var.acaba oralarda neler oluyor? BU ÇARK İYİ DÖNMÜYOR BEYLER!...
T.Fikret BİLGİN
Kaynak : İsmet Bozdağ”Atatürk’ün Fikir Sofrası”

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 11:48:26 ÖÖ
Çok Anlamlı bir Anısı

Izmir kurtuldu, cok tatli bir yorgunluk,Ankara'ya hareket edecekler.Trene binerler kompartimana cekilirler.
Ertesi gun kompartimanin kapisini calar yaveri, acar yorgun, bitkin, kravatini yikamaktadir.Ataturk. Yaveri " pasam , bu ne hal hic uyumadiniz herhalde niye boylesiniz"der.
"Ya çocuk kompartimanima yastikla battaniye koymayi unutmussunuz.
Kolumu yastik yaptim agridi , setremi yastik yaptim usudum , bende uyumadim kalktim"der.
Yaveri;"aman pasam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastikla battaniye getirirdik"der.
Ve bir ulke kurtarmaktan donen komutan  tarihi bir cevap verir,der ki
"Gec farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.
Hicbirinize kiyamadim.Onemli olan benim uyumam degil milletimin rahat uyumasi".
BUNU HIC DURMADAN MILYONLARAGONDERIN,GÖNDERIN KI..
BELKI YUZLERI BIRAZ KIZARIR..ATAMIZ SAYESİNDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ Kİ HALA UYANAMADIK
 

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 11:50:46 ÖÖ
Birazda Gülelim ;)

Atatürk'ün En sevdiği hikayelerdenmiş. Arada kendi anlatır, arada
başkasına anlattırır, hep gülermiş. (F. R. ATAY)
Yeşilaycı bir profesör bir konferans veriyor. Bir ara dinleyicilere
Sormus: "Bir eşegin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, biri rakı.
Hangisini içer?" Cevabı kendi veriyor: "Tabii suyu."
Gene bitirmiyor soruyor: "Neden?"
Arkadan bir bekri söz alıyor. Yüksek sesle cevaplıyor.
"Eşekliğinden."
Atatürk bu cevaba bayılıyor. Gülüyor, gülüyor.
Bir akşam Orman çiftliğinde yanında erkanı, açık havada oturuyorlar.
Rakılarını yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor:
"Söyle çocuk: Bir eşegin önüne iki kova koysan. Biri rakı dolu, biri su. Hangisini Icer?"
Anadolu tosunu yutkunuyor. Bakıyor. Gazi Paşa Hazretlerinin ve yanındaki Muhterem zevatın önünde rakı kadehleri. Devletin en büyükleri...Esas vaziyetine geçiyor:
"Rakıyı kumandanım!"
Atatürk kahkahayı basıyor. Herkes şaşkın. Ata onlara dönüyor. Muzip:

"Aman beyler! Neden diye sormayın

İşte kendisiyle barışık bir lider,, kimseyle kavgalı değil.. Kendi kendini
eleştirebiliyor.diktatör hiç değil...Büyüklük buna derler.. Kendinle barışık değil vede eleştiriyi kaldıramayacaksan lider yönetici olmayacaksın...

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 11:55:51 ÖÖ
ATATÜRK ve GENÇLİK
Gençler,
Cesaretimizi güçlendiren ve sürdüren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve kültür ile, insanlık değerinin, vatan sevgisinin en değerli örneği olacaksınız.
Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz.
Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: "Demek adliyeyi de islah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!" Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa'ya, Meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!" İste benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!
Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir.
Gençlerin her şeyden önce millete güven vermeleri gereklidir.

Bir gün ulusu sizin gibi beni anlamış gençliğe bırakacağımdan çok memnun ve mesudum.
Her kafanın anlamaktan aciz olduğu yüksek bir varlıktır gençlik
Rica ile, merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklâli kurtarılmaz. Türk milleti, gelecek nesiller için bunu unutmamalıdır.
Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını öncelikle kendi düşüncelerinde iyice kararlaştırılmalı, onları halk tarafından iyice benimsenip kabul edilebilir bir hâle getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. Ben çok ümitliyim ki, gençlerimiz bunu yapacak derecede yetişkindir. Biliyorum ki ihtiyarlarımız gibi gençlerimizin de tecrübeleri vardır. Zira milletimizin yakın senelere ait gördüğü acı dersler, yakın yılların en yoğun olaylar ile dolu oluşu, devrimizin gençlerini eski devirlerin ihtiyarları kadar ve belik onlardan fazla olayın şahidi, dolaysıyla gençliğimizi ihtiyarlar kadar tecrübe sahibi yaptı. Herhangi bir gencimiz yaşadığı devrin belki üç katı oranında olaya şahit olduğu için her gencimiz üç misli yaş sahibi sayılabilir, onları da ihtiyarlar gibi tecrübeli kabul edebiliriz. Gençliğimizin sahip oldukları bu tecrübelerden istifade ederek çalışkan, memlekete faydalı ve büyük imanla donatılmış olarak vazifelerini hakkıyla yerine getireceklerine eminim.
Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.
Arkadaşlar, Gençliğe bakın, Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin.
Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum.
Vatanın bütün ümidi ve geleceği size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.
Biz her şeyi gençliğe bırakacağız... Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.
Gelecek için hazırlanan vatan evlâtlarına, hiçbir güçlük karşısında yılmayarak tam bir sabır ve metanetle çalışmalarını ve öğrenim gören çocuklarımızın ana ve babalarına da yavrularının öğreniminin tamamlanması için hiçbir fedakârlıktan çekinmemelerini tavsiye ederim.
Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ( Türkiye Cumhuriyeti Devleti ) ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak.
Sizin gibi gençlere malik bulundukça, bu vatan ve milletin, şimdiye kadar elde etmeği başardığı zaferlerin üstüne çok daha büyük zaferler koyabileceğine şüphe etmiyorum.
Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk'ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! .. Bu belli. Fakat zekânı unut! .. Daima çalışkan ol...
Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 12:07:08 ÖS
Atatürk'e göre Atatürk (kendi dilinden)

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!


¤¤¤¤¤¤

Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.


¤¤¤¤¤¤

Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.

¤¤¤¤¤¤

Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki gâyelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.


¤¤¤¤¤¤

Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

¤¤¤¤¤¤

Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur.

¤¤¤¤¤¤

Hayatımın bütün devrelerinde olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsî duygularımı milletin kurtuluşu ve mutluluğu adına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasî hayatımın bütün devir ve bölümlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket kuralım, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.

¤¤¤¤¤¤

Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün hayatımda bu ana kadar güttüğüm gaye, hiçbir vakit kişisel olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve menfaatine olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır.


¤¤¤¤¤¤

Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım yoktur. Bu, bir insan için kâfi bir sevinç ve haz temin eder. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı maksadı takip etmektedirler. Şahsî ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir surette anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine lüzumu kadar bilgimiz vardır, Mazinin derslerini, bugünün ve geleceğin hayatı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, iftihar sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.

¤¤¤¤¤¤

(Çevresindekilere söylediği bir söz) :
Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!

¤¤¤¤¤¤

Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili bulunmuyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da gerektiği gibi yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım.

¤¤¤¤¤¤

Allah bilir, hayatımda bugüne kadar orduya faydalı bir üye olabilmekten başka vicdanî bir emel edinmedim. Çünkü vatanın korunması, milletin mutluluğu için her şeyden evvel ordumuzun, eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir daha ispat lüzumuna çoktan inanmış idim. Bu inanca ait emellerimin şiddeti, ihtimal beni pek ziyade aşırı davranışlı göstermişti. Fakat zaman, saf ve temiz dimağlardan doğan fikrî gerçekleri -kabulünden çekinilse dahi- uygulattırır.

¤¤¤¤¤¤

Bütün vazifelerin üstünde bizim de bir vicdanî vazifemiz vardı; o da, herkesin sudan bir takım vazifeler yaptığı sırada hayatımızı, varlığımızı bu milletin bağrına sokarak, onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur!

¤¤¤¤¤¤

Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da yüksek ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar, bu vazife bitmeyecektir; ben toprak olduktan sonra da devam edecektir! Ben seve seve, sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal vazifeye vereceğim ve onun yüksek sorumluluğunu yüklenmekle mesut olacağım. Vazifeme başarı ile devam edebileceğim. Çünkü büyük milletimizin kalp ve vicdanında bana karşı sarsılmaz bir güven ve itimat taşımakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük kuvvettir, büyük yetkidir.

¤¤¤¤¤¤

Biz, eğer millet ve tarih önünde herhangi bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdan ve sağduyumuzda hissetmekten ve ödemekten, hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz.

¤¤¤¤¤¤

Millet ve memleketin sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir ehemmiyeti, bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus vazifesini yapmak içîn ayrıldık. Milletin kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını müdafaa etmek için çıkardığı sese iştirak etmek, her kendini bilen vatandaşın vazifesidir. Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa umumî şerefsizliğin yıkıntısı altında, şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur. Biz, o umumî şerefi kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla iştirak ettik, iştirakimize mâni olabilecek şahsî rütbeleri, mevkileri de umumî şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğruna feda ettik.

¤¤¤¤¤¤

Ben, gerektiği zaman, en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.

¤¤¤¤¤¤

(Mallarını millete bağışlaması nedeniyle söylemiştir) :
Mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları, soylu milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar; insanın serveti, kendi manevî şahsiyetinde olmalıdır!

¤¤¤¤¤¤

Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım! Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması, mutlaka o milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır. Ben şahsen, bu
saydığım özelliklere çok ehemmiyet veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını iddia edebilmek için milletimin de aynı özellikleri taşımasını şart ve esas bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evlâdı
kalmalıyım! Bu sebeple millî bağımsızlık, bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet gereğinden olan dostluk ve siyaset münasebetlerini, büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım!

¤¤¤¤¤¤

(Savarona yatında kabul ettiği Romanya Kralı Karol 'un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet meselesine temas etmesi ve Atatürk'ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Beneş 'e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakam Tevfık Rüştü Aras 'a söyledikleri):
Majeste Kral'm söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet reisine kendi ülkesinden bir parçayı Almanlar'a terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bîr karış toprağım başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar.

¤¤¤¤¤¤

Ölüme doğru en çok atılanlardan biriyim. Kurşun ve gülle yağmuru altında birçok muharebelere iştirak ettim. Hattâ ölüm bir defa, kalbimin yanından sıyırarak geçti. Kalbimin üzerinde bir saat vardı ve bu saat, mermi parçasının şiddetini kırdı.

¤¤¤¤¤¤

Her zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam, bu hizmet ve teşebbüsün temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra da saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır. Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalâde işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir. Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar; meğer ki bir umumî hissin ifadesi, temsilcisi olsunlar! Ben milletimin düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm kabiliyet ve ihtiyacı belirtmekten başka bir şey yapmadım. Onun bu kabiliyet ve duygularını sezip tanımakla övünüyorum. Milletimdeki, bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak... Bütün bahtiyarlığım işte bundan ibarettir.

¤¤¤¤¤¤

Arkadaşlarımız ve milletin bütün fertleri gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu şahsıma atfetmeyiniz. Ancak ve ancak bütün milletin manevî şahsiyetine atfediniz. Ben, milletin bu yüksek, manevî şahsiyeti içinde bir naçiz fert olmakla bahtiyarım. Efendiler, millet bütünüyle manevî bir şahıs halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.

¤¤¤¤¤¤

Milletimle yakından ve gösterişten uzak karşılıklı görüşmenin zevkini, bahtiyarlığını anlatamam. Her ne vakit milletimin karşısında kendimi görsem, her ne vakit milletimin fertlerinden birkaçının yüzüne baksam, oradan ruh
ve vicdanıma gelen ışık, benim için en kıymetli bir ilham ve verim alevi oluyor!

¤¤¤¤¤¤

30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebe, Türk Milleti'nin yanımda bulunduğu halde, idare ettiğim ilk ve son muharebedir. Bir insan kendini, milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür.

¤¤¤¤¤¤

Hayatımda en büyük dayanak ve kuvvetim, vatandaşlarımdan gördüğüm itimat ve destekdir. Bütün vazifelerimde manevî, vicdanî olan en büyük endişem, emanetinizin hürmet ve kutsallığına devamlı olarak dikkat etmektir.

¤¤¤¤¤¤

Samimî olarak bu memleketin, bu milletin menfaatine yapılacak bir iş olsun, ben onu göz önüne almayayım; bu, mümkün değildir. Yalnız, işin gerçekten millete menfaati olmalı ve teklifin samimî olarak yapıldığına ben inanmalıyım.

¤¤¤¤¤¤

Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.

¤¤¤¤¤¤

Şimdiye kadar millete yapamayacağım bir şeyi vaat etmedim. Ben yapacağım dediğim zaman, buna inanmayanlar vardı. Buna rağmen hareket ettim. Görüyorsunuz ki başardık. Benim ve benimle çalışanların güveni vardır ki, yeni hedeflerimize de başarıyla varacağız. Şimdiye kadar söylediklerimin gerçekleşmiş olması, bütün tasavvurlarımın beni yalanlamaması, milletin ciddî ve samimî olarak bana yardımcı ve destek olmasıyla mümkün olmuştur. Onun için yeni gayelere erişmek için de bu yardım ve desteğe ihtiyacım vardır; onu benden esirgemeyiniz!

¤¤¤¤¤¤

Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır; ilk önce kafası kırılacak adam budur! Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır, asla başka değilim.

¤¤¤¤¤¤

Ben zannediyorum ki, millet fertlerinin hiç birinden fazla yüksekliğe sahip değilim. Bende fazla girişim görüldüyse bu benden değil, milletin bileşkesinden çıkan bir girişimdir. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdanî eğilimleriniz bana dayanak noktası teşkil etmemiş olsaydı; bendeki girişimlerin hiçbiri olmazdı. Millete ait meziyetleri yalnız şahıslara bırakan anlayış, eski idarelerin sistem ve usul meselesinden doğuyordu. Vaktiyle mevcut devlet ve devletlerin kuruluş şekli, sadece bir şahsın menfaatlerini ve arzularını tatmine yönelmiş idi. Şahısların bu arzu ve emellerine hizmet eden millet, gösterilen büyüklüklerin şerefinden asla payını alamaz, ancak hata ve beceriksizlik olursa onlar millete yüklenirdi. Bugün bu hâl mevcut değilse, millet kendi büyüklüğünü olduğu gibi dünyaya göstermişse, fazlalık bende değil, bugünkü idarenin niteliğindedir. Bu şekil mevcut oldukça, bu mevkie çıkacak herkesin yapacağı şey bundan başka türlü olamaz.

¤¤¤¤¤¤

Sizden olan bir şahsa, sizden fazla ehemmiyet vermek, her şeyi milletin bir ferdinin şahsiyetinde odaklaştırmak, geçmişe, bugüne, geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumun meselelerinin aydınlatılması ve belirtilmesini yüksek bir topluluğun tek bir şahsiyetinden beklemek elbette ki lâyık değildir, elbette ki lâzım değildir.

¤¤¤¤¤¤

Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda gerekli olmayan bir sırrı kalbimde taşımak kudretinde olmayan bir adamım. Çünkü ben, bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın önünde söylemeliyim. Yanlışım varsa halk beni yalanlar. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni yalanladığını görmedim.

¤¤¤¤¤¤

Ben, ancak daha iyisini yapabildiğim şeyi tahrip edebilirim; yapamayacağım şeyi de tahrip edemem.

¤¤¤¤¤¤

Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti muhakkak bir neticeye götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat ilim ve bilhassa sosyal ilim sahasına dahil işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu göstersinler. Onun için, siz kendi ilminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana söyleyiniz. Sosyal ilmin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.

¤¤¤¤¤¤

Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?

¤¤¤¤¤¤

Hayat kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle makul gördükleri vasıta evliliktir. Bu umumî kurala uymayanlar, pek sınırlı ve müstesnadırlar. Bu istisnaları oluşturanlar da, esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala inanmadan kendilerini meneden sebeplerin mahkûmu olduklarından, belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla bedbaht olanlardır, inkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, hayat, kadınsız olamaz. Evli olanlar, hayatın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur. Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin!

¤¤¤¤¤¤

Eşini mesut edebilecek herkes evlenmelidir, çoluk-çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız; bu meselede örnek İsmet Paşa'dır. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir. Buna rağmen tecrübesini yaptım. Sonradan anladım ki bu iş benim başarabileceğim iş değilmiş...

¤¤¤¤¤¤

(Bursa'da kendisini karşılayan çocuklara söylemiştir):
Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!

¤¤¤¤¤¤

(Bir alay karargâhının temel atma töreni esnasında bir koyunun temel için açılan çukura doğru, yere yatırılıp boğazından kesilmek üzere olduğunu gördüğü zaman, İran Şahı Rıza Pehlevi ile aralarında geçen konuşma):
Atatürk -Ben kana bakamam! Bir tavuğun dahi boğazlandığını görmeye tahammülüm yoktur.
Şahinşah -Ya bu kadar çok bulunduğunuz büyük ve kanlı muharebe meydanları?...
Atatürk -Ha, o başka meseledir; öyle yerlerde cesetlerin üzerinden atlayarak yürürüm. O bambaşka bir iştir.

¤¤¤¤¤¤

Birçok zaferler kazandım. Fakat, bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum.

¤¤¤¤¤¤

Ben, muharebelerde dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız askerlik kurallarının tatbikini düşünürüm.

¤¤¤¤¤¤

Ben başkalarının yaptığı ilkelere değil, ancak kendi ilkelerime uyarım.

¤¤¤¤¤¤

Benim gözümde hiçbir şey yoktur; ben yalnız liyakat âşığıyım.

¤¤¤¤¤¤

Hiçbir zaman şahsî gücenikliklerimi, birtakım olumsuz girişimlerle tatmine kalkmak adîliğine tenezzül etmem

¤¤¤¤¤¤

Benim müstesna olduğuma dair bir kanım yoktur.

¤¤¤¤¤¤

Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 12:09:12 ÖS
Yüce atamızın Türk'ü tarifi

Bu memleket,
Dünya’nın beklemediği,
Asla ümid etmediği
Bir müstesna mevcudiyetin
Yüksek tecellisine yüksek sahne oldu.
Bu sahne yedi bin senelik en aşağı bir Türk beşiğidir.
Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı;
Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı,
O çocuk
Tabiatın şimşeklerinden,yıldırımlarından,kasırgalarından
Evvela korkar gibi oldu;
Sonra onlara alıştı;
Onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu.
Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu;
Şimşek,yıldırım,güneş oldu,Türk oldu.
Türk budur.
Yıldırımdır,kasırgadır,dünyayı aydınlatan güneştir.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 12:23:26 ÖS
Var mı daha ötesi işte Atatürk'ün çanakkale savaşında ölen anzaklar için söylemiş olduğu müthiş sözler

Çanakkale’de savaşan yabancı şehitlere hitaben okunan bu nutuk şöyledir : “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. (açıkcası burası beni çok etkiledi)

Türkler’i cesur askerler değil, aynı zamanda soylu olarak tanıdıklarını söyleyen Anzaklar’ın Atatürk’e olan hayranlıkları ve sevgileri yıllar boyunca sürmüştür. Yıllar boyu süren sevginin bir göstergesi de, 1 Mart 1978’de Avustralya’nın Queennsland eyaletinde açılan Gelibolu Anıt Çeşmesi’ne konan yazıtta Atatürk’ün Çanakkale’de şehit düşen yabancılara hitaben söylediği sözlerin yer almasıdır.

aligirca wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 15, 2007, 12:24:52 ÖS
Bir Askerin Mezarına

BİR ASKERİN MEZARINA
Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir,
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular. İhtiyarlar
Nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş!...

MUSTAFA KEMAL
· Harbiye talebesi iken yazmıştır.

flasheray wrote Atamızın Ezana Saygısı.... Mayıs 20, 2007, 03:41:33 ÖS
Dolmabahçe önünde demir atmış olan Savarona'nın güvertesinde, hasır koltuğunda güneşin batışını seyrediyordu. Ufuk, minarelerin arkasında kıpkızıl bir renk almıştı. İstanbul, camileriyle ateşten bir fona yaslanmış gibiydi. Füreya, Atatürk'e son okuduğu kitabı getirmiş, yanı başında oturtuyordu. "Söyler misiniz, bana bir Münir çalsınlar," dedi Atatürk. Yaveri koşup gramofona bir taş plak koydu. Az sonra, minarelerin birinde yanık sesli bir müezzinin ezanı duyuldu. Atatürk başıyla işaret verdi. Plağı susturdular. Hepsi huşu içinde ezanı dinlediler. Füreya, başını öteye, camilerden yana çevirmiş olan Ata'nın göz pınarlarında yaşların biriktiğini gördü. Bir damla süzülmüş, yanağından aşağı akıyordu. Atatürk, uzun müddet yanındakilere doğru dönmedi. Nihayet başını çevirdiğinde, hem ezan bitmişti, hem o kendini toparlamıştı. "Ne yazık ki ezanı tekrar ettirmemize imkan yok, Füreyacım," dedi yumuşak bir sesle. "Sabah ezanını bekler, hep birlikte dinleriz Paşam," dedi Füreya.

kerem_cem wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Mayıs 20, 2007, 05:59:23 ÖS
Atatürk'ün ileri görüşlülüğü

Kurtuluş Savaşı esnasında Atatürk savaş günü odasında kahvesini içerken bir yandan da Türk tarihinin geçmişi ile ilgili bir kitap okuyormuş.Birden içeri İsmet İnönü girmiş.İnönü Atatürk'e:
-Paşam ne olacak bu savaş hali?
Atatürk:
-Gör bak İsmet,biz bunun altından alın teriyle çıkacağız...

Yıllar geçmiş kurtuluş savaşı bitmiş.
Atatürk yine odasında oturuken yine İsmet İnönü girmiş ve Atatürk:
-Bak İsmet alın teriyle bir savaştan daha çıktık.
İsmet İnönü büyük bir şaşkınlıkla:
-Vallahi nasıl anladınız paşam?
Atatürk cebindeki mendili çıkarıp alnındaki teri silerek şöyle der:
-Bununla.

...Gezegende ki son gemiye binip çek git...
imge wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Haziran 21, 2007, 02:27:05 ÖÖ
Son Düzenleme: Haziran 21, 2007, 01:18:19 ÖS Gönderen: imge
atatürk sırf bir ağacı kurtarabilmrk için bir ewin altına tren rayları döşeyip o bulunduğu yerden bir kaç metre uzağa götürüyor ama bunu bilmeyen yada sırf birilerine yaranmak için bir tvde haberlerde yabancı bir ülkede sırf ev yapabilmek için ewin altına tren rayları döşendiği söyleniyor ve türk haber kanalında ilk defa diye sürekli bu laf yineleniyor ve atatürk ün ilelertebildiğinden daha az ilerletiyor ben bunu atatürk aşağı bir araştırmacı bayanın adı şuan hatrımda değil onun konferans slaytını izlerken tüylerim diken diken izlemiştim.kadın konferansa bir kaç öğrencisiyle hazırlanırken izliyor çocukların vay be millet neler yapıo lafına çok sinrleniyor ertesi gün atatürk ün bu resimlerini getirip çocuklara gösteriyor çocukların cewabı tabiki bunları bilmiyoruk oluyor. çocuklar bunu o kanala fakslıyorlar ama o zamandan bu yana hiç böle bi haber görülmedi lütfen bunu duyurabildiğiniz< insanlara duyurun ben bunu bayanın konferans slaytında izledimmmm ama neye yaradıki demicem çünkü ben türk evladıyım hala müslaman ve kimsenin himayesi altında yaşayabiliyorsak ona borçluyuz...



hangimiz biliyoruzki bu olayı

dilangel wrote Ynt: Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Hikayeleri! Temmuz 16, 2007, 12:40:22 ÖS
ATATÜRK VE  ÇOBAN   ÇOCUK                                                                     
                                                                                                 
                                                                                                                                           
 ATATÜRK,  Antalya'ya  giderken yolda verdiği bir mola esnasında bir çocuğun söylediği türkü sesi duyar.Türkü ilgisini çekince türküyü söyleyen kişinin yanına getirilmesini emreder.Atatürk'ün yanındakiler türküyü söyleyen kişiyi bulurlar.Genç bir çoban çocuk türküyü söylemektedir. 
                                                                                         
 ATATÜRK                                                   
                                                                                               
 - Türküyü sen mi söylüyorsun? diye sorduktan sonra

 -  Burada da söyle de dinleyelim der.                                               
                                                                                 
 Genç  çoban  türküyü bitirince Atatürk çocuğu alkışlar ve
                                                                                               
 - Biis... biis, diye bağırır.                                                                   
                                                                                               
 Genç çoban ve yanındakiler anlamayınca  ATATÜRK biis' in ne olduğunu izah eder.                                 
                                                                                               
 -     Biis     demek,     beğendim,     tekrar     söyle     demektir.

 Çoban  bunun üzerine türküyü  tekrarlar. ATATÜRK'te, cebinden  elli lira çıkararak  çobana verir. Çoban paraya bakar ve                                                             
                                                                                                 
 - Biis... biis diye bağırır.                                                                 
                                                                                                 
                                                                                                 
 ATATÜRK,  bu  zeki  cevaptan o kadar memnun olur ki, bir elli liralık daha  çıkarıp verir ve  yanındakilere dönerek   o dönemde sürekli Türkiye'ye sataşan İtalyan diktatörü Mussoloni için                                                               
                                                                                               
 -  İmkân  olsaydı  da,  Musolini  şu  sahneyi görseydi ve cevabı işitseydi, hangi millete nutuk
 söylediğini anlardı der.                                                     

 

................İYİKİ DOĞDUN EZGİİİİ.........
YENİ BİR YAŞIN SANA YENİ UMUTLAR GETİRMESİ DİLEĞİYLE

DOĞUM GÜNÜ HEDİYEN NACİZANE http://www.imeem.com/people/jXK6vTC/video/OQi4TSu4/no_title_art_video/
Sayfa: [1] 2 3 4   Yukarı git